Çocukken sahip olduğumuz yaratıcılık neden yetişkinlikte daha ulaşılmaz hale geliyor? Bu yazıda mükemmeliyetçilik, hata yapma korkusu, oyun, can sıkıntısı ve dijital dünyanın dikkatimiz üzerindeki etkileri üzerinden yaratıcılığın nasıl şekillendiğini ele alıyoruz. Araştırmalar eşliğinde, yaratıcılığı kaybetmekten çok onun önüne filtreler koymayı nasıl öğrendiğimizi ve yaratıcı tarafımızla yeniden nasıl bağlantı kurabileceğimizi inceliyoruz.
Aidiyet, Azınlık Stresi ve Queer Joy Haziran ayı geldiğinde dünyanın birçok yerinde gökkuşağı bayrakları görünür olmaya başlar. Bu renkler kimi insanlar için bir kutlamayı, kimi için uzun yıllardır süren bir hak mücadelesini, kimi içinse ilk kez “yalnız değilim” hissini temsil eder. Ancak Pride Month yalnızca tarihsel ya da politik bir olgu değildir; aynı zamanda aidiyet,…
Görsel düzen, simetri ve estetik uyum, sadece göze hitap eden unsurlar değil; zihnimizi dinlendiren, duygusal dengemizi destekleyen derin birer ihtiyaçtır. Psikolojik açıdan estetik deneyim; içsel karmaşamızı organize etmemize, belirsizliği kontrol altına almamıza ve zihinsel yükümüzü azaltarak güvenli alanlar yaratmamıza yardımcı olur. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var: Fazla kusursuz, steril ve aşırı düzenli ortamlar huzur vermek yerine tekinsiz bir gerilim yaratabilir; çünkü bazen aşırı kontrol çabası, içsel kaygıları bastırma arayışından doğar. Sonuçta insan zihni sadece katı bir simetriyle değil, esneklikle ve küçük dağınıklıklarla nefes alır. Bu yüzden bizi gerçekten rahatlatan şey mükemmel görünen yapılar değil; içinde kendimiz olabildiğimiz, nefes alan estetiklerdir.
Bu yazıda, Türkiye’de psikologların karşı karşıya kaldığı mesleki belirsizlikler, sınırlı istihdam olanakları, uzmanlaşma süreçlerinin ekonomik yükü ve son yönetmeliklerle birlikte ruh sağlığı alanında yaşanan yapısal dönüşümler ele alınmaktadır. Ayrıca Türkiye’de ruh sağlığı hizmetlerine duyulan ihtiyacın giderek arttığı bir dönemde, psikologların çalışma koşulları ile toplumun psikolojik desteğe erişimi arasındaki ilişki tartışılmaktadır.
Kaygı; psikanalitik kurama göre kaçınılması gereken bir duygu değil, anlaşılması gereken bir sinyaldir. Kaygıdan kaçınma kısa vadede rahatlama sağlasa da uzun vadede kaygıyı sürdürebilir. Buna karşılık; kaygının kabul edilmesi ve duyguların işlenmesi, bireyin kendini düzenleme kapasitesini güçlendirerek daha sağlıklı bir psikolojik denge kurulmasına katkı sağlar.
Freud’un histeri çalışmaları, bastırılmış ruhsal içeriklerin bedensel semptomlara dönüşebileceğini gösterirken; Paris Psikosomatik Okulu bu süreci düşünsel temsil kapasitesinin sınırlılığı üzerinden geliştirmiştir.
Emily Bronte’nin yazdığı Uğultulu Tepeler kitabı, yakın zamanda film adaptasyonuyla gündeme geldi. Kitapta ve filmde ana karakterler Heathcliff ve Cathy’nin kıskançlık ve intikamlarla dolu aşk hikayesini Freud’un psikanalitik teorisiyle, savunma mekanizmaları, id, ego ve süperego kavramlarıyla açıklayabiliriz.
Beklentiler hayatımızda önemli bir yer kaplar. Beklentiler bizi olumlu sonuçlara yönelik motive edebildiği gibi, yüksek ve gerçek dışı beklentiler gerçekleşmediğinde hayal kırıklığı, öfke, üzgünlük gibi duygular uyandırıp kendimiz hakkında kötü hissetmemize yol açabilir.