Nedir Bu Şiddet?

Sağlıkta şiddet, aile içi şiddet, sporda şiddet, okulda şiddet, sokakta şiddet, evde şiddet, iş yerinde, kadına, çocuğa, erkeğe, hayvana, taşınabilir/taşınamaz mala karşı şiddet, medyada şiddet, duygusal, fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddet… Üç nokta koyuyorum çünkü bu liste bu şekilde uzayıp gider. Şiddet, ne kadar olumsuz ve eğreti bir olgu olsa da hayatımızın her alanına nüfuz etmiş durumda. Birileri bunu çeşitli şekillerde uygulamakta; fail olarak adlandırılmakta ve birileri de mağdur konumunda olup şiddete maruz kalmaya devam etmektedir. Siz bu yazıyı okurken bile dünyanın bir ucunda, belki de yan binadaki bir evde birileri mağdur birileri de fail olmakta. Hatta mağdur olan maktul konumuna bile gelebilir. Kim bilir?

Peki nedir bu şiddet? Kaynağı, nedenleri, sonuçları nelerdir, şiddet konusunda neler yapılabilir, geçmişten günümüze nasıl bir biçim almış ve en önemlisi şiddet karşısında tek vücut olarak şiddeti engelleyebilir miyiz? Gelin, bu sorulara hep birlikte cevap arayalım.

İnsanlığın başladığı tarihten itibaren mitolojilerde, kulaktan kulağa aktarılan hikayelerde, inanış biçimlerinde bu konuya rastlanmaktadır. Kabil’in, kardeşi olan Habil’i öldürmek için birtakım geçerli sebepleri olsa dahi kutsal kitaplarda bu olay ile ilgili  “ilk öldürme”, “Kabil’in içinde var olan kötülüğün ortaya çıkması” şeklinde ifadeler yer almıştır. Bu olaydan sonra ise yapılan eylemin yanlış, istenmeyen bir davranış olduğu belirtilmiş ve bazı inanç sistemlerinde yasaklanmıştır. Yaratılıştan beri yaşadığımız, içimizde bir yerlerde gerçekleşen bu olayın gelecekte de sürekliliğini koruyacağını ileri sürdüğümüzde aslında çok da şaşkınlık yaratacak bir tahminde bulunmuş olmayız.

“Şiddeti, doğanın kendisinde var olduğu şekliyle bir çatışma biçiminde ele alarak ilk dile getiren düşünürlerden birisi Herakleitos’tur. Herakleitos’a göre evren, sürekli çatışmaların yaşandığı bir yerdir ve kavga herkes için ortak, adalet ise bir çatışmadır. Adalet bile ancak kavgayla sağlanabilir. Dolayısıyla şiddet doğadır ve insan da doğanın bir parçası olarak onun şiddetinin bir ürünüdür. Bu nedenle doğanın parçası olan insan, şiddeti bünyesinde taşır, dolayısıyla insanın yarattığı savaş her şeyin babası, her şeyin kralıdır” (İnam, 2001:46).

Geçmişten günümüze var olmuş ve var olmaya devam eden toplulukların gelişim ve ilerleme sürecinde şiddet olgusuna sıkça rastlanmaktadır. Şiddete, otoriteyi sağlamak için başvurulmuştur ki buradan hareketle otorite ve şiddetin birbirinden bağımsız değil, birbirine paralel bir biçimde yol aldıklarını söyleyebilmekteyiz. Günümüzde ise bu şiddeti etkileyen ve tetikleyen faktörler arasında; ekonomik dengesizlikler, adaletin yerine getirilmesi sırasında yaşanan gecikme ve olumsuzluklar, televizyonda yayınlanan dizi-filmler ve spor müsabakaları sayılabilmektedir…

Literatür tarandığında da çok çeşitli şiddet tanımlamaları ile karşılaşmaktayız. WHO tarafından tanımlanan şiddet (violence); “Yaralanma, ölüm, psikolojik zarar veya kayıp ile sonuçlanan veya bunlarla sonuçlanması muhtemel olan kişinin kendisine, başka bir kişiye, bir gruba veya topluluğa karşı fiziksel şiddet ve gücün tehdit veya fiili olarak kasıtlı kullanımı” şeklinde ifade edilmiştir. Arapça’da “katlanılması güç olan şey” anlamına gelirken Türk Dil Kurumunda ise şiddet “bir hareketin, bir gücün derecesi, sertliği” şeklinde belirtilerek daha genel bir cümle ile tanımlanmıştır.

Şiddet, çeşitli davranışlar halinde sergilenebilmektedir. Bunlar; işkence, vuruş, darbe, baskı, tehdit, cinayet, terör, şantaj vb. şeklinde sıralanabilmektedir. Kişiye, hayvana ya da nesneye karşı şiddet uygulandığında bu kolaylıkla ayırt edilebilmektedir. Fakat doğrudan şiddetin yanı sıra ‘dolaylı şiddet’ de unutulmamalıdır. Dolaylı şiddete örnek göstermek gerekirse David Riches’in öne sürdüğü taktik caydırıcılık akla gelmektedir. Riches, aktör (şiddet uygulayan birey) ve tanıktan söz eder. Aktör, sergilemiş olduğu şiddet biçiminin haklılığını ve bu durumun oluşumunun kaçınılmaz olduğunu tanığa kabul ettirmektedir. Bundan dolayı tanığın sosyal yaşantılarının vakit kaybetmeden kısıtlanması gerektiğini vurgular. Bu noktada ise taktik caydırıcılık gerçekleşir. Özet olarak aktör, karşı tarafın (tanığın) faaliyetlerini aksatarak kısa süreli pratik bir üstünlük elde etmektedir. Taktik caydırıcılık, şiddetin asıl amacından sonra gelebilir.

Şu ana kadar bir başkasına ya da başka bir varlığa karşı yapılanlardan bahsettik. Bunlarla birlikte şiddeti kişinin kendisine de yöneltebilmesi mümkündür. Öz kıyım ya da beden uzuvlarına zarar verici durumlarla da karşılaşabilmekteyiz. Saldırganlık ve şiddet arasındaki en büyük fark da şiddeti kişi kendisine yöneltebilirken; saldırganlık göz önüne alındığında böyle bir durumun söz konusu olmamasıdır.

Genel anlamda söyleyecek olursak hayattaki her durum ve olgunun birçok etkeni olduğu gibi şiddetin ortaya çıkışında da tek bir etken yoktur. İç ve dış faktörler burada oldukça etkilidir. Sergilediğimiz davranışların nedenlerini araştırmaya başladığımızda öncelikle gireceğimiz ve açmamız gereken kapı insanın biyolojik yapısı olmalıdır. Genetik, psikolojik, sosyolojik, demografik yapılanma, kültürel ögeler, ekonomik durum, politik faktörler vb. şiddetin nedenleri arasında gösterilebilmektedir.

Hobbes, Darwin, Freud gibi ünlü isimler şiddeti yaşam mücadelesi, ölüm dürtüsü, nefsin beklentileri şeklinde tanımlayarak şiddetin herkesin doğasında olduğunu, normal bir eylem olarak düşünülmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Burada eleştirilen kısım ise uygulanan şiddetin hayatta kalma için zorunlu olup olmadığının açık bir şekilde belirtilmemesi olmuştur. Bunlarla birlikte saldırganlık yönümüzün aslında genlerimizden geldiğini, sebepsiz yere de şiddet uygulayabileceğimizi, bunlar için de duygusal ya da vicdani anlamda herhangi bir sıkıntı yaşamayacağımızı belirten düşünceleri de öne çıkmaktadır.

Biyolojik açıdan saldırgan davranışların genel olarak limbik sistem ile beynin frontal ve temporal lobları ile ilişkili olduğu belirtilmektedir. Şiddet ve antisosyal davranışlarla ilişkilendirilmekte olan beyin bölgesi ise prefrontal kortekstir.

Psikoloji çerçevesinde şiddeti incelediğimizde psikiyatrik bozuklukları da unutmamak gerekir. Organik beyin sendromu (organik kökenli ruhsal bozukluklar örneğin; alzheimer, delirium, organik beyin bozukluğuna bağlı olarak gelişen kişilik bozuklukları), antisosyal kişilik bozukluğu, agresyon hasarı ve ajitasyon (kişinin yerinde duramaması, sıkıntılı bir durumda olma hali) oranı bu kişilerde yüksek olabilmektedir. Bunlar, başkalarına zarar verdiği gibi bu zarar kendisine dönük de olabilmektedir. Bahsedilen oranı belirli bir seviyeye indirgeyebilmek için birtakım psikofarmakolojik tedaviler kullanılabilmektedir.

Şiddetin oluşmasında tek bir faktör etkili değildir. Burada psikososyal, psikodinamik, nörolojik ve çevresel faktörler, bebeklik döneminde ebeveyn ve çocuk arasında gerçekleşen bağlanma stili, okul ve eğitim hayatı karşılıklı etkileşim içerisindedir. Kötü bir çevrede büyümek kişide var olan potansiyeli de tetikleyebilmektedir.

Türkiye’de 2004  yılında yayınlanan raporda, Ankara’da 12-21 yaş arası ergen ve gençlerde evde şiddete tanık olanlar %17’lik kısmı oluştururken, yaşadıkları mahallede şiddete tanık olanların oranı %28, okul ortamında şiddete tanık olanların oranı %34’tür. Bunların yanı sıra ergen ve gençlerin yalnızca %27’si yaşam boyu şiddete maruz kalmamıştır (Çuhadaroğlu vd., 2004).

Tıbbi sorunlar da şiddet davranışının ortaya çıkmasında rol oynayabilmektedir. Hamilelik süresince annenin yetersiz beslenmesinin yanı sıra sigara, alkol, kokain gibi birtakım zararlı maddeler tüketmesi doğacak olan bebeğin davranış sorunları ile ilişkilendirilebilmektedir. Doğum esnasında bebeğin oksijensiz kalması sonucunda gelişen birtakım komplikasyonlar da bebeği olumsuz yönde etkilemektedir. Brennan ve arkadaşlarının yürütmüş olduğu bir çalışmada anneleri suça karışmış ve hamileliğinde sigara içen 2.127 erkek çocukta, agresif ve antisosyal davranışların belirgin olarak daha fazla bulunduğu gösterilmiştir (Yalçın ve Erdoğan, 2013:388).

Kültürün de şiddet üzerindeki etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Erkeklik özelliklerinin olduğundan daha fazla abartılması ve yüceltilmesi kadının hor görülmesi ve çocuk ile kadını dövmenin, erkeğe hak olarak sunulma olağanlığı şiddeti tetiklemekte ve normalleştirmektedir.

Geçmişten bugüne değin hep içimizde olan şiddet karşısında toplumun bir ferdi olarak bizler neler yapabiliriz? Gelin bunlara bir göz atalım.

Bir bireyin, karakter yapılanmasının ilk filizlendiği birim ailedir. Birincil olarak aileye çok iş düşmektedir. Ebeveyn tutumlarının yanı sıra çocuğu yeteri derecede denetim altına almak, çocuğun sınırlarını yine onun anlayacağı bir dille ifade etmek oldukça önem arz etmektedir. Daha sonra “ikinci yuvamız” olarak tabir ettiğimiz okullar da bu konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmalıdır. Özellikle de okullarda rastladığımız akran zorbalığının çocuklar arasında şiddete yol açabileceği unutulmamalıdır. Öğretmenlere ve tüm eğitim kurumlarında görev almakta olan rehber öğretmenlere oldukça önemli işler düşmektedir. Bu konu hakkında gerekli bilgi ve birikime sahip olmak önemli kıstaslardan bir tanesidir. Çocuğun kendini ifade edebileceği ortamlar oluşturulmalı (örneğin okul kulüpleri, spor faaliyetleri), ifade yeteneğini güçlendirmek ve geliştirmek adına iletişim dersi adı altında bu konu hakkında bilgi verilmelidir. Kendisini değerli hissetmesini sağlamak, düşüncelerinin önemli olduğunu hissettirmek çocuğa, özgüveni açısından da oldukça yarar sağlayacaktır.

Tüm bunlar göz önüne alındığında aslında şiddetin farklı maskelere bürünüp içimizde bir yerlerde varlığını sürdürmeye devam ettiği ve edeceği apaçıktır. Fakat bu hiçbir şey yapılamayacağı anlamına gelmez. Aksine konunun üzerine gidilip mevcut durumun kaynağına, oluşum şekline bakılması gerekir. Unutmamalıyız ki büyük ya da küçük, az ya da çok şiddete maruz kalmış olan küçük bedenler, ülkemizin geleceğini oluşturacak, bu toplumu yönetecek olan bireylerdir.


Kaynakça

  • Çuhadaroğlu F., Canat S., Kılıç E.Z., Şenol S., Rugancı N., Öncü B. ve ark. (2004). Ergen ve Ruhsal Sorunları Durum Saptama Çalışması, TÜBA raporları,  No 4. TÜBİTAK Matbaası: Ankara.
  • Yalçın, Ö. & Erdoğan, A. (2013). Şiddet ve agresyonun nörobiyolojik, psikososyal ve çevresel nedenleri. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 5(4), 388-419.
  • Yang, Y. & Raine, A. (2009). Prefrontal structural and functional brain imaging findings in antisocial, violent and psychopatic individuals: a meta-analysis. Psychiatry Res. 174:81-88.
  • İnam, A. (2001). Şiddeti anlamak. Bilim ve Teknik Dergisi, 399:46-47.
  • Koçöz, R. (2011). Şiddet üzerine. Ankara Barosu Derneği, 2011/1, 245-254.
  • Balcıoğlu, İ. (Ed.) (2000). Biyolojik, Sosyolojik, Psikolojik Açıdan Şiddet. Yüce: İstanbul.
  • Eren, A. (2005). Korku kültürü, değerler kültürü ve şiddet. Aile ve Toplum, 2(9).
  • Demren, Ç. (2013). Şiddet dili ve vicdan. Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, 1(1), 226-237

*Bu yazı Psikoloji Ağı editörleri tarafından Psikoloji Ağı Yayın İlkelerine göre düzenlemiştir.

Bir yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir