İlk ve Son: Nilüfer ve Cihan’ın Ouroboros Döngüsü

Nilüfer ve Cihan’ın ilişkisi, tıpkı kendi yaprağını yiyen bir kurtçuk gibi, birbirini yok eden bir döngüye dönüşür. Her ikisi de kendi içsel boşluklarını iyileştirmek için birbirlerine sarılırken, aslında birbirlerini daha da derinlemesine yaralarlar.

 

İlk ve Son dizisinin ikinci sezonu, Nilüfer ve Cihan’ın ilişkisindeki karmaşık ve derin duygusal dinamikleri keşfederken, izleyiciyi bir yanda sevginin gücü, diğer yanda ise korkunun ve kaybın olduğu bir yolculuğa çıkarıyor. Sevgi, bazen sığınılan güvenli bir liman, bazen de bireyin kendisine ve ilişkilerine zarar veren bir silaha dönüşebiliyor. Peki, yaralı şifacılar olarak sevgiyi yeniden nasıl buluruz? Nilüfer ve Cihan’ın hikâyesi, tıpkı bir ouroboros gibi, hem kendini tüketen hem de yeniden doğuşu simgeleyen bir ilişkiyi yansıtıyor.

Yaralarla yüzleşmeden iyileşmek mümkün mü? Nilüfer ve Cihan, birbirlerini iyileştirmek isterken, bir noktada birbirlerinin yaralarını daha da derinleştiriyorlar. Oysaki, sevgi önce kendimize doğru bir yolculuk yapmayı gerektirebilir. “Başka yer, başka zaman sensiz ömrüm olsun… Olsun mu?” diye soruyor insan bazen, ama bu sadece bir hayal mi, yoksa bir çıkış yolu mu? Sevgiye ve kabul etmeye dair derin bir sorgulama, kayıp ve yenilenme süreci, her iki karakterin de yaşadığı en büyük dönüşüm olarak karşımıza çıkıyor. Bu yazıda, İlk ve son dizisinden Nilüfer ve Cihan’ın ilişkisini bağlanma kuramı perspektifinden incelerken, hem bireysel hem de birlikte yaşadıkları değişimlerin nasıl şekillendiğini keşfedeceğiz.

Nilüfer’in Bağımlı Bağlanma Tarzı

İlk ve Son, yalnızca bir dizi değil; hepimizin içindeki bağlanma örüntülerine dair bir ayna. Nilüfer ve Cihan’ı izlerken, aslında kendi korkularımızı, sevgimizi ve ilişkilerimizdeki davranışlarımızı sorguluyoruz. Sevgiye nasıl yaklaşıyoruz?

Nilüfer’in bağlanma tarzı, bağımlı bağlanma olarak tanımlanabilir. Bağımlı bağlanma tarzına sahip bireyler, sevgi ve onay için sürekli bir arayış içindedirler. Nilüfer, Cihan’a duygusal olarak bağlanır. Başlangıçta bu bağlanma güçlü bir sevgi ve yakınlık arzusuyla şekillense de zamanla bir takıntıya dönüşür. Nilüfer, kendini değerli hissetmek ve varlık nedenini bulmak için Cihan’dan sürekli onay bekler. Geçmiş deneyimleri, ona “Yeterince sevilmiyor muyum?” diye fısıldar ve bu onu daha çok onay aramaya iter. Cihan’ın duygusal mesafesi ise, Nilüfer’in bu onay arayışını giderek daha da artırır. Sonuç olarak, Nilüfer, Cihan’ın sevgisine bağımlı hâle gelirken, Cihan’ın ilgisizliği ve mesafesi, Nilüfer’i daha fazla çekişmeye ve onay almaya zorlar.

Bağımlı bağlanma tarzına sahip bireyler, kendilerini yalnız ve terkedilmiş hissedebilirler. Nilüfer de Cihan’ın ilgisizliği karşısında kendini daha değersiz hissetmeye başlar ve bu değersizlik duygusu, onun yaşadığı duygusal boşluğu daha da derinleştirir. Başlangıçta güçlü bir bağ kurma isteğiyle başlayan sevgisi, zamanla bir takıntıya dönüşür. Cihan’ın ilgisizliğiyle karşılaştıkça, Nilüfer’in duygusal ihtiyaçları giderek artar. Bu, ilişkilerini sağlıklı bir bağdan çok, sürekli bir onay arayışına dönüştürür. Cihan, Nilüfer’in onay beklentilerine karşı koymak zorunda kaldıkça, Nilüfer’in sevgisi, bir bağlanma güdüsüne, yani manipülasyona dönüşür. Bağımlı bağlanma tarzı, kişinin sevgiyi ve onayı sürekli talep etmesine yol açar ve bu durum, Nilüfer’in Cihan’a duyduğu sevginin bir manipülasyon aracı haline gelmesine neden olur (Bartholomew & Horowitz, 1991). Sonuç olarak, bu dinamik, sağlıklı bir ilişkiyi değil, sürekli duygusal tükenmişlik ve bozuk bir bağlanma modelini doğurur.

Cihan’ın Kaçıngan Bağlanma Tarzı

Cihan’ın bağlanma tarzı ise kaçıngan bağlanma olarak tanımlanabilir. Kaçıngan bağlanma tarzına sahip bireyler, duygusal yakınlıktan ve sevgiye bağlılıktan rahatsızlık duyarlar. Cihan, geçmişte yaşadığı travmalar ve sevgisizlik nedeniyle sevgiye karşı bir korku geliştirmiştir. Sevgi, onun için bir tehdit gibi görünür. Nilüfer’in ona duyduğu ihtiyacı ve sevgisini reddetmekte zorlanır, çünkü bu yakınlık ona korku ve tedirginlik yaratır. Kaçıngan bağlanma tarzı, duygusal mesafeyi koruma, bağımsızlık arayışı içinde olma ve duygusal yakınlık kurmaktan kaçma eğiliminde olmayı ifade eder (Mikulincer & Shaver, 2007).

Cihan, Nilüfer’in sürekli onay ve duygusal bağlılık taleplerine karşı koymak ister, ancak bu durum onu daha da uzaklaştırır. Nilüfer, Cihan’ın mesafesine karşılık daha fazla onay ve ilgi aramaya başlar, bu da onu daha da içine kapanmaya iter. Sonuç olarak, sevgi, Cihan için güvenli bir liman olmaktan çıkıp, korkutucu bir fırtınaya dönüşür. Bu mesafe, ilişkilerini karmaşıklaştırır ve her iki tarafı da daha fazla yaralar. Cihan’ın sevgiden korkusu, Nilüfer’in duygusal ihtiyaçlarını sürekli artırarak, daha derin bir kopuşa yol açar. Cihan, sevgiye mesafeli yaklaşarak, duygusal bağ kurmaktan kaçınır ve bu durum ilişkinin sağlıklı bir şekilde gelişmesini engeller.

Kendi Yaprağını Yiyen Bir Kurtçuğa Ne Yapmalı?

Nilüfer ve Cihan’ın ilişkisi, tıpkı kendi yaprağını yiyen bir kurtçuk gibi, birbirini yok eden bir döngüye dönüşür. Her ikisi de kendi içsel boşluklarını, yaralarını ve travmalarını iyileştirmek için birbirlerine sarılırken, aslında birbirlerini daha da derinlemesine yaralarlar. Bu ilişki, sevginin yıkıcı olabileceğini, bağlanma ihtiyaçlarının ne kadar karmaşık ve tehlikeli olabileceğini gösteriyor.

Nilüfer’in bağımlı bağlanma tarzı ile Cihan’ın kaçıngan bağlanma tarzı sebebiyle, birbirlerine duygusal olarak yakın olmayı, güveni ve sevgiyi isteseler de, her ikisi de korkularıyla ve yaralarıyla yüzleşmeden sağlıklı bir bağ kuramamaktadırlar.

Toksik İlişkiler İyileşebilir Mi?

Toksik ilişkiler, kendi yaprağını yiyen bir kurtçuk misali: Bir taraf sürekli diğerine zarar vererek ilerler. Ancak bu durum, her zaman kötü bir sona ermek zorunda değildir. İlk ve son ile Nilüfer ve Cihan’ın hikayesi, toksik ilişkilerin iyileşme potansiyelini gösteriyor. Bu iyileşme süreci, her iki tarafın da kendilerine dürüst olmalarını ve geçmişleri ile yüzleşmelerini gerektirir. İyileşme, bazen ilişkiden uzaklaşmayı, bazen de karşılıklı bir kabullenme ve değişim sürecini kabul etmeyi gerektirir.

Nilüfer, babasının intiharını kabullenmeden, Cihan’ın sevgisinden tam anlamıyla beslenemez. Bu travma, ona sevgi ve onay için sürekli bir arayışa girme ihtiyacı hissettirir. Cihan ise, babasının sevgisizliğinden doğan yaralarını yüzeye çıkarmak yerine, duygusal yakınlık yerine mesafe arar. Bu yaralar, ilişkilerinde birbirlerini daha da uzaklaştırır. Bir noktada, her iki taraf da kendi yaralarını kabul etmeden bir iyileşme gerçekleştiremezler.

Yaralı Şifacılar

“Yaralarımız bir utanç kaynağı olmaktan çıkıp, iyileştirme aracına dönüştüğünde bizler de yaralı şifacılara dönüşürüz.” Jung’un bu sözündeki en büyük dönüşüm, Nilüfer ve Cihan’ın hikayesinde, birbirlerini iyileştirme çabalarından çok, kendilerini kabul etmelerinden kaynaklanır. Nilüfer, babasının intiharını kabullenmeye başladığında, bu acıyı bir yük değil, bir iyileşme fırsatı olarak görmeye başlar. Cihan da, babasının sevgisinden yoksun büyüdüğünü kabul ederek, sevgiye dair korkularıyla yüzleşir.

Değişim, önce kendimize karşı dürüst olmakla başlar. Nilüfer ve Cihan, kendi yaralarını kabul ettiklerinde, birbirlerini iyileştirebilecek güçlere sahip olduklarını fark ederler. Yaralı şifacılık, içsel yaralarla yüzleşildiğinde anlam kazanır. Kendimize acımasızca bakmak yerine, kendimizi kabul etmek, başkalarına şifa olmanın ilk adımıdır. Jung’un da belirttiği gibi, yalnızca kendi yaralarımızla yüzleşerek, şifanın gücünü başkalarına aktarabiliriz (Jung, 1951). Bu süreçte, Ouroboros’un sonsuz döngüsünü kırarak yeni bir evreye geçişi gibi, onlar da ilişkilerinde yıkıcı döngülerden çıkarak yenilenmeye adım atacaklardır.

 

Sevgi, en savunmasız hâlimizle bile sığınmaya cesaret ettiğimizde, çamurun içinden filizlenen bir nilüfer gibi ruhumuzu güzelleştirir ve hayatımıza anlam katar. İyileşme, bir son değil, bir yeniden doğuştur. 

 

EK Okumalar

Bağlanma (Kitap Önerisi)

Aşkın Üçgeni

KAYNAKÇA

Bartholomew, K., & Horowitz, L. M. (1991). Attachment styles among young adults: A test of a four-category model. Journal of Personality and Social Psychology, 61(2), 226–244. https://doi.org/10.1037/0022-3514.61.2.226

Jung, C. G. (1951). Psychological aspects of the self. Princeton University Press.

Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2007). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change. Guilford Press.

 

*Bu yazı Psikoloji Ağı editörlerinden Emine Yıldırım tarafından Psikoloji Ağı Yayın İlkelerine göre düzenlemiştir.

 

 

 

 

Bir yorum yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir