Now Reading:
Rüyalarda Buluşuruz!
Full Article 9 minutes read

Uyku, insanlığın hatta birçok canlının en temel ihtiyaçlarından biridir.  Her ne kadar bazı şahısların uyku süresini kısaltıp, yaşam süresini arttırılması gerektiği gibi anlamsız argümanlar sunmasına karşın, uzmanlar ortalama 6-8 saatlik bir uykunun (yetişkinler için) fizyoloji ve psikoloji açısından önemini her seferinde vurgulamaktadır. Ancak tabii ki kişiden kişiye farklılıklar bulunmaktadır.

Her ne kadar uyku hakkında halen daha her şey keşfedilmiş olmasa da en azından bazı işlevleri ve faydaları hakkında bilgilere sahibiz. Örneğin; yeterli uyku uyunmadığında, konsantrasyonunuzun da o derece yetersiz olacağı açıktır. Trafik ve iş kazalarının olmasında uykusuzluğun etkisinin oldukça yüksek olduğu görülmektedir. (otoyollardaki trafik kazalarının %15-20’si uyksuzluk kaynaklı meydana gelmektedir) Bunun dışında uyku sırasında kognitif bir onarıma girilmekte, bellek temizliği ve öğrenmeye yardımcı olunmakta, beyinde oluşan bazı atıklar atılmakta ve özellikle de çocuklarda ve ergenlerde büyüme hormonu salgılanmaktadır.

          Uyku, bilimin yanında mitoloji ve felsefenin de meşgul olduğu bir durum olmuştur. “Yunan mitolojisine göre uyku tanrısı Hipnoz (Hypnos), yer altı dünyasında karanlığa hükmeden Erobus ile gece tanrıçası Nyx’in oğludur. Hipnozsun yer altında büyük ve sessiz bir sarayı bulunmaktadır. Aslında bir mağara olan bu sarayın girişinde afyon gibi bazı sedatif bitkiler yetişmiştir. Ayrıca unutkanlığın kaynağı Lethe ırmağı bu mnağaradan başlayarak ölüler ülkesine akmaktadır. Irmağın suyunu içen her şeyi unutur. Bu sarayda herhangi bir kapı bile yoktur çünkü çıkacak en ufak bir gıcırtı Hipnozun huzurunu kaçıracaktır. Hipnozun karısı Pasithea (halüsinasyon ve gevşeme tanrısı) üç oğlu vardır. Bunlar; rüyalarda insan şekline bürünebilen, dönüşümü simgeleyen rüya tanrısı Morpheus ( evet “The Matrix filminde buna gönderme yapılmıştır.), kabuslara ve fobilere sebep olan Phobetor ve illüzyon ve fantezilere sebep olan Phantasostur.

“Uyku şuurun askıya alındığı ancak beyin aktivitesinin devam ettiği ama hatırlanmayan bir bilinç durumudur.”

Uyku kendi içinde bazı evrelere ayrılmaktadır.

NON-REM Uykusu 

Uyku bu evreyle başlar, yaklaşık olarak her 90-120 dakikada bir yenilenir. Uykunun %75’ini oluşturmaktadır. Bu evre kendi arasında 4 evreye ayrılmaktadır:

İlk evre uykuya geçiş (uykuyla uyanıklık arası) evresidir. 5-10 dakika sürmektedir. Uyandırılmanın kolay olduğu bu evrede solunum ve kalp atışı yavaşlamakta, vücut ısısı düşmekte ve kaslar gevşemektedir. Uyandırmak kolaydır.

İkinci evrede ise beyin dalgaları yüksek voltajlıdır. Kalp atışı iyice yavaşlamıştır ve kaslar da gevşemiştir. Uyku süresinin %55’inin geçtiği bu evre yaklaşık olarak 10-25 dakika sürmektedir. Uyandırma zordur.

Üçüncü evre ise “yavaş dalga uykusu”na geçilmektedir. Bu evrede kişi uyandırılırsa sersemlik ve bilincinde bulanıklık görülmektedir. Hatta uzmanlar bu yüzden gündüz uykularında yarım saati geçmemeyi önerirler. Rüya görülebilir ancak genelde hatırlanmamaktadır. Ayrıca rem uykusundakilere göre  kalite, canlılık ve duygu açısından oldukça sönüktür.  Uykunun %15’i bu evrede geçer. Uyarana cevap verilmesi oldukça zordur.

REM Uykusu

Göz hareketlerinin ve beyinin çalışmasının hızlı olduğu, kalp ritminin arttığı , kasların paralizi olduğu evredir. Yaklaşık 10-15 dakika sürmektedir. Kişiyi uyandırmak zordur. Uyku boyunca 6-7 defa bu evreye girilip çıkılmaktadır. Rüyalar canlı, yoğun ve hatırlanabilir.

Bu evrede yukarıda da belirtildiği gibi iskelet kasları tamamen paralizi (felç) olmaktadır. Bunun amacının rüyada yapılan hareketlerin gerçekte yapılmamasını sağlamak ve kişinin kendisine veya yanındakine zarar vermesini önlemek olduğu tahmin edilmektedir. (Tabii ki evrimsel süreçte yanımızda yatan biri olacağı hesaba katılmış mıdır bilemeyiz.) Kişi eğer bu esnada uyanırsa iskelet bir süre ortadan kaslarındaki felç kalkmaz ve durumda halk arasında karabasan denilen uyku paralizisi (felci) ortaya çıkar. Oldukça ürkütücü olan bu durumun aslında kişiye bir zararı bulunmamaktadır. Uyku felci esnasında kişi yarı bir uyanıklık halinde olmakta fakat konuşamamakta, hareket edememekte ve üzerinde bir şey varmışçasına ağırlık hissetmektedir. Ayrıca işitsel ve görsel halüsinasyonların da eşlik edebildiği bu olay halk arasında korkunç hikayelere ve mitlere konu olmaktadır. Uyku felcinin yoğun yaşanmasının nedenleri arasında ise uyku ilaçları, stres, uyku düzensizliği gibi olgular başlıca yer almaktadır. Panik olmayıp hareket odaklandığınızda veya dışarıdan gelecek bir uyarana maruz kaldığınızda felç ortadan kalkacaktır. Tabii ki oldukça kısa süren bu durum hiç bir çaba harcamasanız da bir süre sonra ortadan kalkar.

Bazı Uyku Bozuklukları:

İnsomnia: Uykuya dalma güçlüğü veya uyuyamama olarak tanımlayabiliriz.

Hipersomnia: Aşırı uyuma ya da gündüzleri uykuya dalma olarak ayrılmaktadır.

Uyku Apnesi: Uyku sırasında nefes alamama veya nefes azlığı şeklinde ortaya çıkan bir solunum bozukluğu. Uyku kalitesinin düşmesi neticesinde yorgunluğa sebep olmanın yanında nefes almanın hayati önem taşıdığı düşünülürse oldukça kötü sonuçlar doğurabilecek bir bozukluktur.

Parasomnia: Uykuda davranış bozukluğudur. Uyurgezerlik, kendine veya çevredekilere zarar verme, aşırı yeme gibi olumsuz davranışlar ortaya çıkmaktadır.

Uyku bozukluklarına anksiyete, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu gibi psikopatolojiler neden olabilmekte ancak bir çoğunda organik sebepler yatmaktadır. Bu yüzden gerekli uzmanlardan zamanında yardım almak hayati önem taşımaktadır.

Peki Rüyalar?

Aslında uykunun en merak edilen kısmıdır herhalde rüyalar. İnsanlar yüzyıllardır gerek bilimsel yaklaşımlarla gerekse din ve mitlerin etkisiyle rüyaları açılamaya çalışmışlardır. At murattır, çamur yastır, beyaz at Azraildir, ölüden bir şey alırsan gidicisin gibi olgularla rüyaları açıklamaya çalışmış, hatta rüyalarla gelecek tahmini yapmaya çalışmıştır. Çünkü aslında insanlık için bilinmezlik ve gelecek büyük birer anksiyete kaynağı olmuştur tarih boyunca. İnsanlar anlamlandıramadıkları şeylere ve çekindikleri şeylere anlam yükleyerek bunları açıklığa kavuşturmaya çalışmışlardır. Özellikle bilimin olmadığı zamanlarda bu daha çok mitler yoluyla olmuştur. Yukarıda da belirttiğim gibi halen dahi birçok kişi bunların etkisi altında kalmaktadır.

Ay benim rüyalarım çıkar bak!

Örneğin rüyanızda trafikteyseniz ve yanınızda son model çok lüks siyah bir araç var ve trafik kapalı. (biraz psikanalitik bir yorum yaparsak o araca sahip olmak istiyor da olabilirsiniz.) Ertesi gün kalktınız, muhtemelen rüyanızı unuttunuz hazırlanıp işinize veya okulunuza doğru yola koyuldunuz, ancak bir yerde trafik tıkandı, o sırada yanınıza baktığınızda siyah lüks aracı gördünüz ve birden rüyanızı hatırladınız. Şaşkınlık içinde kaldınız, acaba kahin misiniz?

Hayır %99.99 değilsiniz. Sadece rüyanızda gördüğünüz nesnelerle karşılaşınca rüyanızı hatırladınız hepsi bu. Hatta muhtemelen o araç sizin rüyanızdaki ile birebir aynı araç bile değil, sadece bir bellek yanılmasından ibaret bile olabilir. Ancak yollar da benziyor diyecekseniz, zaten rüyamızda gördüğümüz mekanlar, kişiler, nesneler gerçek hayatta gördüğümüz şeylerden ya da karışımından  ibaret. Her gün kullandığınız yolu rüyanızda görmenizden daha doğal ne olabilir ki?

Rüya çıkmasının rüya hatırlanmasıyla arasında büyük bir korelasyon olduğu açık. Bunun dışında kişilerin rüyalarına verdiği önem ve yüklemeleri rüya “çıkmasında” büyük oranda etkili olacaktır. Rüyalarına daha çok önem veren kişi, onlara daha çok dikkat edecek bu da gerçek hayatla eşleme ve hatırlama sürecini hızlandıracaktır.

Bu Rüyaların Bir Anlamı Olmalı!

Rüyaların bir anlamı yok mudur? Hepsi mi anlamsızdır?

Eminim psikoloji eğitimi almış veya almakta olan biri olmasanız ve ben buraya bu görüntüleri yerleştirmesem bile rüya denilince ilk aklınıza gelen isim Sigmund Freud olacaktır. Evet Freud rüyaları oldukça önemsemiştir. Rüyaları bilinçdışına açılan bir kapı olarak değerlendirmiş ve psikanalizde rüya yorumlarını arzuları ve çatışmaları ortaya çıkaran bir teknik olarak kullanmıştır. Genelde rüyaların kişisel olduğunu savunsa da bazı nesnelerin evrensel olarak her insanda aynı şeyi simgelediğini savunmuştur. Örneğin sopa, sigara, silah gibi nesneler penisi simgelerken, kutu, dolap vb. şeyler de vajinayı simgelemektedir. Ayrıca bazı bedensel uyarılmaların ve hatta hastalıkların rüyaları etkileyebileceğini de söylemiştir. Mesela bedenin bir yerinde sıcaklık duyan biri rüyasında ateş üzerinde yürüdüğünü, yandığını veya çölde olduğunu görebilir. (LÜTFEN DENEMEYİNİZ) Ayrıca bir örnek daha verirsek, rüyada çamur görmenin bağırsak sorunlarına işaret edebileceğini de eklemiştir.

Sigmund Freud’un yanında öğrencisi Carl Gustav Jung da rüyalarla yakından ilgilenmiştir. Ancak Jung hocası Freud’un bireyselliğinden çok evrenselliği de savunmuştur. Tüm bu sembolleri kolektif bir bilinç dışının bir ürünü olarak görmüştür.

Jung’a göre kollektif bilinç dışı , atalardan miras kalan ve onların deneyimlerini içeren, içgüdü gibi etkileri olan bir ortak hafızadır. İşte, Jung’a göre, rüyalarda ve mitolojilerde rastlanılan bazı ortak semboller bu kolektif bilinç dışından kaynaklanmaktadır. Yani burada aslında evrimsel olarak gelen bir bilinç dışından bahsedebiliriz.

Ancak aslında rüyalar kişiye aittir ve aynı tıp veya psikolojinin kalanında olduğu gibi bireysel olan bir olaydır. Örneğin sizde kurt korkuyu temsil ederken bir başkasında gücü temsil edebilir. Özellikle benim gibi böcek fobisi olan biri rüyasında göreceği bir böcek onun en büyük kabusu olabilecek iken, bir başkası için önemsiz bir detay olacaktır.

Tabii bazı psikopatolojilere sahip insanlarda rüyalar da ona göre şekil alacaktır. Örneğin trafik kazası geçiren biri rüyalarında kaza anını tekrar tekrar yaşayabilir (Travma Sonrası Stres bozukluğu), veya anksiyete bozukluklarında veya stresin yüksek olduğu zamanlarda kaçma, yüksek bir yerden düşme gibi rüyalar sık görülebilmektedir.

Bu arada tabii ki bütün bunları değerlendirirken en azından tema olarak rüyaların sık tekrarlaması önemlidir. Bir kere görülmüş bir rüyanın çok fazla bir önemi bulunmamaktadır. 

Ross Levin, kabusların günlük yaşamdaki stres ve korkularımızla savaşmak gibi işlevsel bir amaç içerdiğini öne sürmüştür. Levin, stres seviyemiz yükseldiğinde kabuslar görmeye başladığımızı, bizleri stres seviyemizin yükselişi karşısında uyardıklarını söylemiştir. Levin’e göre bu kötü rüyalar döngüsel olarak beynin kimyasal işleyişlerini etkileyerek stres seviyesinin azaltılmasını sağlıyor. Bu düşünce çerçevesinde kabuslar oldukça yararlı bir amaca hizmet etmiş oluyor. Oysa kabuslar aşırı stres yüklemesi sonucu meydana çıktıklarından kişiyi paniğe sürüklüyorlar.

Ayrıca kabusların bizi kötülüklere, olumsuzluklara korkunç şeylere hazırladığını da söyleyebiliriz. Yani rüyalarımız da iyi ve kötü, acı ve tatlı. Aynı hayat gibi değil mi?

Son olarak 1977 yılında,  Allan Hobson ve Robert McCarley adında iki psikiyatr rüyalar hakkında daha nörobiyolojik bir açıklama olan Etkinleştirme-Sentez  Teorisini sunmuşlardır.

Özetle bu teori rüya görmenin tamamen fizyolojik bir süreçten ibaret olduğunu iddia etmektedir. Hobson’a göre REM uykusu sırasında beyin sapında bazı sinirsel aktiviteler başlamaktadır. Bu aktivasyondan sonra ise duygularımızı, anılarımızı vs. içeren ve hipokampüs, amigdala gibi alanların olduğu limbik sistem de devreye girmektedir. Beyin bu bütün aktivasyonları sentezleyip yorumlamakta ve bu sinyallerden anlam üretmeye çalışmaktadır. İşte tüm bu hareketlilik ise rüyalara sebep olmaktadır.

Ayrıca Hobson rüyaların beş temel özelliği olduğunu savunmuştur. Buna göre rüyalar, mantıksız ve garip içerikler, garip duyusal deneyimler, yoğun duygular ve bu mantıksız içeriklerin koşulsuz kabul edilmesidir.

Bu görüş aynı zamanda psikanalize ciddi eleştiri oklarının gelmesine de sebep olmuştur. Çünkü bu görüş rüyaların hiç bir anlam içermeyen, saçma sapan ve genelgeçer olduklarını ve tamamen beynimizin bir oyunu olduğunu savunmaktadır. Peki siz ne düşünüyorsunuz?


Kaynaklar ve İleri Okuma
-Esra Güven  Rüyaların Dili: Psikolojide Rüya Çalışmaları Türk Psikoloji Yazıları, Aralık 2015, 18 (36), 15-25
-Beyin ve İç Dünya Öznel Deneyimin Sinirbilimine Giri- Mark Solms, Oliver Turnbull (Metis Bilim)
-Hobson, JA & McCarley, RW. The brain as a dream-state generator: An activation-synthesis hypothesis of the dream process. American Journal of Psychiatry. 1977; 134: 1335-1348.
-Rüyaların Yorumu Sigmund Freud (ÖTEKİ YAYINEVİ)
-Jung Psikolojisinin Ana Hatları- Friede Fordham (SAY YAYINLARI)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Input your search keywords and press Enter.
Araç çubuğuna atla